Sosyal medyada bizi takip edin

Politika

Bahçeli: İran hattında doğabilecek her ihtimal için çok katmanlı bir hazırlık yapılmalıdır

Yayınlanma tarihi:

Son gelişmeleri kaçırmamak için Google News sayfamızı takip edin. Butona tıkladıktan sonra açılan sayfanın sağ üst tarafında yer alan yıldızlı "Takip Et" simgesine dokunmanız yeterlidir. Takip Et

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, belediye başkanları katılımıyla düzenlenen iftar programında konuştu. Gazze’de yaşanan insanlık dramına değinen Bahçeli, “Lübnan sahasında derinleşen kırılma, İran merkezli gün geçtikçe kontrolden çıkarak tırmanan savaş hali, Suriye ve Irak zeminindeki kırılganlık, Ukrayna–Rusya savaşının Avrupa güvenlik mimarisini sarsan etkisi, Afganistan’dan Pakistan’a uzanan istikrarsızlık hattı, Çin ile Hindistan sahasındaki makro ve mikro stratejik rekabet; bunların hiçbiri birbirinden kopuk ve tesadüfi hadiseler değildir. Aksine, Avrasya’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş bir kuşakta güç dengelerinin yeniden tartıldığı, güvenlik kuşaklarının yeniden çizildiği ve küresel düzenin yeni bir geometri kazandığı büyük bir hesaplaşmanın farklı cepheleridir. Bu nedenle hadiseleri yalnız ekrana yansıyan görüntülerle, gündelik sıcak haber diliyle veya askeri misillemelerin yüzeysel kronolojisiyle okumak yeterli değildir. Meselenin derininde enerji hatlarını ve ticaret koridorlarını kontrol etme mücadelesi, nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı, vekâlet ağları üzerinden yürüyen rekabet, mezhebi ve etnik fay hatlarının stratejik biçimde harekete geçirilmesi ve nihayetinde küresel güç mimarisinin yeni bir dizilişe doğru evrilmesi bulunmaktadır” şeklinde konuştu.

‘ORTADOĞU’DA UZUN YILLAR VEKÂLET HATLARI ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLEN MÜCADELE ARTIK ÇEVREDEN MERKEZE DOĞRU YÖNELEN DAHA DOĞRUDAN BİR SAFHAYA GEÇMİŞTİR’

Ortadoğu’nun geniş fay hattının yeniden harekete geçirildiğini söyleyen Bahçeli, şöyle devam etti:

“Gazze’de başlayan ateş, Lübnan’a sıçramış, Suriye’ye gölgelenmiş, Irak’a temas etmiş, nihayet İran’ın merkezine kadar uzanan bir sarsıntı üretmiştir. Burada yürüyen mücadele yalnız askeri hedeflerin mücadelesi sayılmaz. Aynı zamanda devletlerin çevresel derinliği, caydırıcılık halkaları, bölgesel nüfuz ağları ve küresel hiyerarşide tutunma kabiliyetleri de sınanmaktadır. Şu husus açık şekilde görülmelidir; Ortadoğu’da uzun yıllar vekâlet hatları üzerinden yürütülen mücadele artık çevreden merkeze doğru yönelen daha doğrudan bir safhaya geçmiştir. Bu durum bölgedeki her aktör için yeni riskler üretmektedir; Türkiye için de aynı gerçek geçerlidir. Üstelik bu tablo tarihten kopuk bir gelişme değildir. Yaklaşık bir asır önce Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve kısmen Fransa tarafından kurulan bölgesel statüko, cetvelle çizilmiş sınırlar ve dış merkezli güvenlik mimarileri üzerine inşa edilmişti. O düzen uzun yıllar boyunca farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugün ise aynı coğrafyanın statükosu bu defa Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik yaklaşımı ve İsrail’i merkeze yerleştiren yeni bir güvenlik tasarımı üzerinden yeniden şekillendirilmek istenmektedir. Böylece kadim Ortadoğu coğrafyasının kaderi ikinci kez dış merkezli bir dizayn girişimiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu girişim yalnız siyasi haritaları değil; aynı zamanda bu topraklarda yaşayan toplumların tarihsel hakikatini, hafızasını ve meşru beklentilerini de örseleme riski taşımaktadır.”

‘TÜRKİYE’NİN KARŞI KARŞIYA BULUNDUĞU TABLO DOĞRUDAN DOĞRUYA MİLLİ GÜVENLİK, SINIR EMNİYETİ VE BÖLGESEL İSTİKRAR DOSYASIDIR’

Savaşın yaratabileceği olumsuzluklara da değiren Bahçeli, şunları söyledi;

“İran gibi büyük tarihî, çok katmanlı ve sert devlet reflekslerine sahip bir yapıda ortaya çıkacak çözülme yalnız bir rejim meselesi üretmez; aynı zamanda sınır aşan güvenlik baskısı, düzensiz nüfus hareketleri, mezhepsel dalgalanmalar, kaçak ekonomi ağlarının genişlemesi, vekil silahlı yapıların çoğalması ve yeni jeopolitik boşlukların doğması gibi sonuçlar doğurur. Başka bir ifadeyle İran’da yaşanacak kontrolsüz bir zayıflama yahut çözülme yalnız Tahran’ın iç meselesi olarak kalmayacak; dalga dalga çevre ülkelere yayılan yeni bir istikrarsızlık kuşağı üretme potansiyeli taşıyacaktır. Mesele tam da budur. Türkiye’nin önündeki mesele, uzaktan izlenen bir sınır krizi meselesi değildir. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tablo doğrudan doğruya milli güvenlik, sınır emniyeti ve bölgesel istikrar dosyasıdır. Suriye tecrübesi bize ağır bedeller ödeterek öğretmiştir ki devlet otoritesinin zayıfladığı alanlar kısa sürede farklı silahlı grupların, vekâlet unsurlarının, düzensiz göç hareketlerinin, kaçak ekonomi ağlarının ve dış müdahalelerin sahasına dönüşmektedir. Bugün İran merkezli gelişmeler de aynı dikkatle okunmalıdır. Bir bölgede devlet boşluğu oluştuğu an oraya akıl, vicdan, izan ve merhamet yerleşmez; önce silah yerleşir, sonra istihbarat yerleşir, ardından vekâlet savaşı yerleşir. Sonrasında o coğrafyanın halkları başkalarının hesaplarının altında ezilir.”

‘TÜRKİYE, BÖLGESEL VİCDANIN VE ULUSLARARASI SORUMLULUĞUN TEMSİLCİSİ OLARAK HAREKET ETMELİDİR’

Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şeyin, merkezî devlet refleksinin bütün ağırlığıyla sahaya yansıması olduğunu belirten Bahçeli, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

“İç ve dış gelişmeler karşısında dağınık tepkiler üreten bir siyasal atmosferden süratle uzaklaşılmalıdır. Türkiye’nin selameti için güvenlikte tavizsiz, ekonomide ihtiyatlı, diplomaside etkin ve siyasette sorumluluk bilinci taşıyan bir devlet çizgisi ivedilikle tahkim edilmelidir. İçinde bulunduğumuz jeopolitik eşik refleksle değil, stratejiyle hareket etmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede atılması gereken adımlar da son derece açıktır. Her şeyden önce sınır güvenliği en üst düzeyde tahkim edilmelidir. İran hattında doğabilecek her ihtimal için çok katmanlı bir hazırlık yapılmalıdır. Muhtemel göç baskısı, kaçakçılık ağlarının genişlemesi, vekil silahlı yapıların hareket alanı kazanması, terör sızmaları ve ekonomik yansımalar eş zamanlı bir güvenlik perspektifi içinde ele alınmalıdır. Devlet aklı ihtimalleri küçümsemez; en kötü senaryoyu dahi hesaba katarak hazırlığını yapar. İkinci olarak Avrupa Birliği ile erken hazırlık ve koordinasyon mekanizmaları kurulmalıdır. Suriye krizinde Avrupa hazırlıksız yakalanmış, ortaya çıkan insani ve güvenlik maliyetinin önemli bir kısmını Türkiye taşımıştır. Yeni bir bölgesel sarsıntıda aynı tablonun tekrarına fırsat verilmemelidir. Türkiye, Avrupa karşısında yalnız yük taşıyan bir sınır ülkesi konumuna sıkışamaz. Tam tersine, riskleri yöneten, sahayı okuyabilen ve kriz yönetiminde merkez rol üstlenen bir aktör konumunu tahkim etmelidir. Üçüncü olarak Birleşmiş Milletler zemininde insani güvenlik başlığı güçlü biçimde sahiplenilmelidir. Sivillerin korunması, kitlesel yerinden edilmenin yönetimi, insani yardım koridorlarının açık tutulması ve bölgesel istikrarın muhafazası için uluslararası eşgüdüm çağrısı yapılmalıdır. Türkiye bu başlıkta yalnız bir tarafın sesi olarak değil, bölgesel vicdanın ve uluslararası sorumluluğun temsilcisi olarak hareket etmelidir.”

‘KÜRESEL GÜÇ MİMARİSİ YENİDEN ŞEKİLLENMEKTEDİR’

Türkiye’nin krizlerin ortasında istikamet tayin eden bir devlet olduğunu söyleyen Bahçeli, “Türkiye’nin gücü yalnız askeri kapasitesinden neşet etmez, tarihî tecrübesinden, devlet geleneğinden ve kriz zamanlarında sergilediği stratejik akıldan gelmektedir. Bu akıl diri tutulduğu sürece Türkiye, fırtınaların ortasında savrulan bir ülke olmak ötesinde, yön tayin eden bir merkez olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ancak mesele yalnızca bölgesel krizlerin yönetimiyle sınırlı değildir. Dünya aynı anda çok daha büyük bir dönüşümün içinden geçmektedir. Küresel güç mimarisi yeniden şekillenmektedir. Amerika Birleşik Devletleri uzun yıllar boyunca kurduğu uluslararası düzenin yükünü taşımakta zorlanmakta, stratejik rasyonalitesini yeniden kurma arayışı içinde hareket etmektedir. Rusya, Ukrayna savaşıyla birlikte küresel sistemden bütünüyle dışlanmış bir aktör sayılmaz; ancak geniş ölçekte oyun kurabilen bir merkez güç vasfını ciddi ölçüde aşındırmıştır. Çin ise dikkatli, temkinli ve zaman zaman ürkek sayılabilecek bir ilerleyişle, bu iki büyük gücün açtığı boşlukları ölçerek küresel etki alanını genişletmeye çalışmaktadır. Bu denklemin bir diğer yükselen aktörü de Hindistan’dır. Demografik büyüklüğü, ekonomik dinamizmi ve bölgesel iddialarıyla Hindistan önümüzdeki yıllarda Avrasya dengelerinde daha görünür bir aktör hâline gelmektedir. Bu durum Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken yeni bir rekabet sahasına işaret etmektedir. Bütün bu gelişmelerin ortasında dünya siyasetinin yeni belirleyici unsurlarından biri de koridorlar ve kanallar hâline gelmiştir. Enerji hatları nasıl geçtiğimiz yüzyılın jeopolitiğini şekillendirdiyse, bugün ticaret koridorları, lojistik ağları ve stratejik geçiş yolları da küresel rekabetin en kritik başlıkları arasında yer almaktadır. Artık dünya siyasetinin kaderini yalnız petrol kuyuları ve doğal gaz sahaları belirlememektedir; aynı zamanda limanlar, demiryolları, ticaret koridorları ve deniz geçitleri belirlemektedir. Küresel rekabetin yeni sahası, malların, enerjinin ve verinin dolaştığı hatların kontrolüdür. İşte tam bu noktada Türkiye’nin jeopolitik ehemmiyeti daha da belirgin hâle gelmektedir. Türkiye yalnızca bir sınır ülkesi değildir. Türkiye kıtaların kesiştiği, geçiş yollarının düğümlendiği ve medeniyet havzalarının buluştuğu merkez bir devlettir. Avrasya’nın tam ortasında yer alan bu coğrafya, tarih boyunca ticaretin, siyasetin ve stratejinin ana arterlerinden biri olmuştur. Bugün de aynı gerçek değişmemiştir” diye konuştu.

Son gelişmelerden ilk siz haberdar olmak için bizi takip edin.
Continue Reading
Reklam